İdealizasyonun Kaderi
Psikanalitik literatürde idealizasyon, yalnızca bir savunma mekanizması ya da gelişimsel bir kalıntı olarak ele alınmaz. Aynı zamanda insanın nesnelerle kurduğu ilişkinin temel biçimlerinden biridir. İnsan sevdiği kişileri, ait olduğu kurumları, inandığı fikirleri ve hatta zaman zaman kendisini idealize etme eğilimindedir. Bu nedenle idealizasyonun varlığı başlı başına patolojik değildir. Sorun, idealizasyonun kaçınılmaz olarak karşılaşacağı gerçekle ilgilidir.
Hiçbir nesne ideal değildir.
Hiçbir ilişki kusursuz değildir.
Hiçbir insan, ona yüklenen bütün anlamları taşıyabilecek kapasiteye sahip değildir.
Bu nedenle idealizasyonun kaderi hayal kırıklığıdır.
Ancak burada önemli olan hayal kırıklığının kendisi değil, öznenin bu deneyim karşısında ne yaptığıdır. Çünkü bazı insanlar için hayal kırıklığı, ilişkinin daha gerçek bir düzleme geçmesini sağlar. Nesne artık yalnızca iyi değildir; eksikleri, çelişkileri ve sınırlılıklarıyla birlikte görülmeye başlanır. Bu durum sevginin sonu değil, çoğu zaman başlangıcıdır. Zira sevgi, kusursuz bir nesneye yönelmez; kusurlu bir nesnenin varlığına rağmen sürdürülebilir.
Bununla birlikte bazı durumlarda idealizasyonun çöküşü, nesnenin tümüyle değersizleşmesine yol açar. Daha önce hayranlık duyulan kişi bir anda yetersiz, bencil ya da önemsiz hâle gelir. Burada değişen şey çoğu zaman nesnenin kendisi değildir. Değişen, öznenin ona bakışıdır. Çünkü ruhsal yaşam kimi zaman karmaşıklığı taşıyamaz. Nesne ya tamamen iyi ya da tamamen kötü olmak zorundadır.
Klein'ın depresif konuma ilişkin çalışmaları bu noktada önemlidir. Ruhsal gelişimin temel görevlerinden biri, sevilen nesnenin aynı zamanda hayal kırıklığı yaratabilen bir nesne olduğunun kabul edilmesidir. Başka bir ifadeyle, sevgi ve öfkenin aynı nesneye yöneltilebilmesi ruhsal olgunlaşmanın temel koşullarından biridir.
Bu nedenle idealizasyonun gerçek karşıtı değersizleştirme değildir. Gerçek karşıtı tanımadır.
Tanımak, nesneyi ne yüceltmek ne de yıkmaktır. Onu olduğu haliyle görebilmektir. Psikanalitik açıdan bakıldığında birçok ilişkinin temel meselesi de burada ortaya çıkar. İnsan çoğu zaman nesneyle değil, nesneye yüklediği anlamlarla ilişki kurar. Analitik çalışma ise bu anlamların çözülmesine ve nesnenin giderek daha gerçek bir biçimde deneyimlenmesine alan açar.
Belki de ruhsal olgunlaşma, ideal nesneler bulmakla değil, kusurlu nesnelerle yaşayabilmekle ilgilidir.
— Klinik Psikolog Baran Şeker
Kaynakça
Klein, M. (1935). A Contribution to the Psychogenesis of Manic-Depressive States.
Klein, M. (1940). Mourning and Its Relation to Manic-Depressive States.
Segal, H. (1973). Introduction to the Work of Melanie Klein.
Ogden, T. H. (1986). The Matrix of the Mind.