0530 711 71 64 psikologbaranseker@gmail.com
Cumhuriyet Mh. Tavukçu Fethi Sk. 28/5 Şişli / İstanbul

İnsan Kendi İsteğinden Korkar mı?

  • Ana Sayfa
  • İnsan Kendi İsteğinden Korkar mı?

İnsan Kendi İsteğinden Korkar mı?

İnsan Kendi İsteğinden Korkar mı?


İnsan Kendi İsteğinden Korkar mı?


Bir şeyi istemekle, gerçekleştiğinde getireceklerini kabul etmek her zaman kolayca bir araya gelmez. İnsan ayrılmak isteyebilir ama ayrılan kişi olmak istemeyebilir. Yakınlık arayabilir ama birine ihtiyaç duyduğunu hissetmekten rahatsız olabilir. Kendi hayatını kurmak isterken, geride bıraktıklarının gözünde nasıl görüneceğini düşünerek olduğu yerde kalabilir. İsteği vardır; fakat o isteği gerçekleştirmiş biri olarak kendisini düşünmek huzursuz ediyordur.

Bu yüzden “Madem istiyorsun, neden yapmıyorsun?” sorusu, ilk bakışta göründüğü kadar kolay yanıtlanmaz. Yapmak istediğimiz şeyin kendimiz için taşıdığı anlamlar vardır. Ayrılık, bir ilişkinin bitmesinin yanında birini yüzüstü bırakmak gibi yaşanabilir. Bağımsızlaşmak, özgürlük kadar yalnızlık da çağrıştırabilir. Yakınlık ise sevilmenin yanında, bir başkasının elinde incinebilir hâle gelmek demektir. Bazen istediğimiz şeye yaklaşırken bütün bunlara da yaklaşırız.

Psikanalitik  (benim anladığım) düşüncede ruhsal çatışmadan söz ederken böyle bir deneyimi de kastediyoruz. Kişinin isteği, bağlılıklarıyla, korkularıyla veya kendisi hakkında korumaya çalıştığı düşüncelerle uyuşmayabilir. Üstelik bu çatışmanın bütün taraflarını aynı açıklıkta bilmeyiz. Ayrılmak istediğimizi biliriz de ayrılmayı neden bu kadar zalimce bulduğumuzu anlamayabiliriz. Birine yakın olmak istediğimizden eminizdir; ama ilgi gördüğümüzde neden sıkışmış hissettiğimizi açıklayamayız.

Yakınlık meselesinde bu durum özellikle belirginleşebilir. Birinin bizi tanımasını, merak etmesini, hayatında bize yer açmasını isteriz. İlişki ilerledikçe onun varlığı önem kazanır; söyledikleri daha çok etkiler, yokluğu daha fazla hissedilir. Artık kayıtsız kalabildiğimiz biri değildir. Yakınlığı isteyen kişi için bile bu değişim ürkütücü olabilir. Çünkü birine bağlanmak, onun bize iyi gelmesine olduğu kadar bizi üzebilmesine de açık olmaktır.

Kişi bu kırılganlığı taşımakta zorlandığında mesafeyi artırabilir. Karşısındakini daha fazla eleştirmeye, ilişkinin geleceğinden kuşku duymaya başlayabilir. Bunların ilişkiyle ilgili haklı nedenleri de olabilir elbette. Fakat her yakınlaşmada benzer bir uzaklaşma yaşanıyorsa, kişinin bağlanmaya yüklediği anlamı düşünmek gerekir. Birine ihtiyaç duymak onun gözünde güçsüzlük müdür? Yakın olduğunda kendi kararlarını veremeyeceğini mi düşünür? Sevilmek için kendinden vazgeçmesi gerektiğini mi bekler? Böyle bir durumda yakınlık isteği sürerken, yakınlığın gerçekleşmesi kaçınma isteğini de harekete geçirebilir.

Ayrılmak isterken kalmakta ise başka bir güçlükle karşılaşırız. İlişkinin kendisine iyi gelmediğini bilen kişi, karşısındakinin üzüleceğini düşündüğü anda kendi kararından uzaklaşabilir. Konuşmayı erteler, biraz daha bekler, düzelmesi için yeniden çabalar. Bazen gerçekten ilişkiye bir şans daha vermek istiyordur. Bazen de ayrılığın ardından kendisiyle nasıl yaşayacağını bilemiyordur.

Burada suçluluk, kişinin kendi mutsuzluğundan daha ağır gelebilir. Karşısındaki insanın hayal kırıklığına uğramasına neden olmak, kendisini kötü biri olarak hissetmesine yol açabilir. Özellikle sevilebilir olmayı başkalarını üzmemekle ilişkilendiren biri için, kendi isteğine göre karar vermek kolay değildir. Kendi hayatına ilişkin bir karar, içeride başkasına karşı işlenmiş bir kusur gibi yaşanabilir.

Freud’un kaygı üzerine düşüncelerinde, sevilen kişinin sevgisini kaybetme tehlikesi önemli bir yer tutar. Kaygının beklenen bir tehlikeye karşı sinyal işlevi görebileceğini ele alır (Freud, 1926/1959). Bu kuramsal çerçeve, kişinin kendi isteğine yönelirken duyduğu huzursuzluğu düşünmek için de bir imkân sunar: İsteğini gerçekleştirmek, onun dünyasında önemli bir bağı veya o bağ içindeki yerini tehlikeye atıyor olabilir.

Bunun için karşısındaki kişinin bugün açıkça bir tehditte bulunması gerekmez. İnsan bazen henüz kimse itiraz etmeden kendisini durdurur. Nasıl karşılanacağını zihninde çoktan düşünmüş, suçluluğu kararından önce yaşamaya başlamıştır. Sonra da isteğinden vazgeçtiğinde rahatlar. Bu rahatlık, kolayca doğru kararı verdiğinin işareti sayılabilir. Oysa kimi zaman yalnızca korkulan karşılaşma ertelenmiştir.

İstediğimiz şeyi uzakta tutmanın böyle bir tarafı vardır. Hayalimizde kaldığı sürece onun uğruna birini üzmemiz, bir alışkanlığı bırakmamız veya bir kayba katlanmamız gerekmez. Başka bir hayatı düşünebilir, bir gün değişeceğimizi söyleyebiliriz. Gerçekleşme ihtimali belirdiğinde ise kararın ağırlığı hissedilir. Yeni bir hayat kurulacaksa, mevcut hayatın bazı parçalarından ayrılmak gerekecektir.

Freud, 1916 tarihli bir yazısında, bazı kişilerde uzun süredir arzulanan bir şeyin gerçekleşmesiyle ruhsal çatışmanın belirginleşebildiğine dikkat çeker. Bir istek hayal düzeyinde kabul edilebilirken, gerçekleşmeye yaklaştığında kişinin kendisinden gelen bir engelle karşılaşabilir (Freud, 1916/1957). Bu gözlem, insanın istediğine kavuşmasının neden her zaman yalnızca sevinç yaratmadığını düşünmeye yardımcı olur.

Sözgelimi yıllarca ailesinden ayrı yaşamak isteyen biri, taşınma olanağı doğduğunda yoğun bir suçluluk duyabilir. Gitmek hâlâ isteğidir; fakat giden kişi olmak, onun için ailesini yalnız bırakmak anlamına geliyordur. Bir yanıyla yetişkin hayatına yönelirken, diğer yanıyla evdeki yerini korumaya çalışır. Karar vermesini zorlaştıran şey, hangi evi tutacağı kadar, bu ayrılığı kendi içinde nasıl yaşayacağıdır.

Bu tür çatışmaları yalnızca “kendini sabote etmek” diye adlandırdığımızda, kişinin neyle uğraştığını gözden kaçırabiliriz. Dışarıdan gereksiz görünen bir erteleme, içeride ağır hissedilen bir suçluluğu önlüyor olabilir. İlişkiden uzaklaşmak, ihtiyaç duymanın yarattığı kaygıyı hafifletebilir. Kişi istediği şeyden mahrum kalıyordur; ama aynı zamanda onunla birlikte geleceğini düşündüğü bir sıkıntıdan da korunuyordur. Bu nedenle kendisine kızması, neden durduğunu anlamasına pek yardımcı olmaz.

 Kişiyi hemen karar vermeye yöneltmeden, o kararın onun için ne anlama geldiği konuşulabilir. Ayrılırsa kendisini nasıl biri olarak görecektir? Yakınlaşırsa ne olmasından korkmaktadır? Kendi isteğini gerçekleştirdiğinde kime karşı suçlu hissedecektir? Yanıtlar kişinin yaşantısı içinde anlam kazanır; aynı davranışın herkeste aynı nedeni yoktur.

Elbette bazen koşullar elvermez, bazen de insan artık eskiden istediği şeyi istemiyordur. Her geri çekilişi bilinçdışı bir korkuyla açıklamak mümkün değildir. Ancak kişi aynı isteğin çevresinde tekrar tekrar dolaşıyor, her yaklaşmasında geri dönüyorsa, bu hareketin kendisine bakmak yararlı olabilir.

İnsan kendi isteğinden korkabilir; çünkü onu gerçekleştirmek, kendisi ve ilişkileri hakkında alıştığı bazı şeyleri değiştirecektir. Bunu fark etmek isteği hemen gerçekleştirmeyi gerektirmez. Yine de kişinin kararını daha açık verebilmesine yardımcı olabilir. Ayrılmayı istemek, karşısındakinin acısına kayıtsız olmak anlamına gelmek zorunda değildir. Birine ihtiyaç duymak da kendi hayatı üzerindeki bütün söz hakkını ona bırakmak değildir. Kişi bu ayrımları kendi deneyimi içinde kurabildikçe, isteğini her belirdiğinde susturmak zorunda kalmadan düşünebilir.

Belki o zaman “Bunu istiyor muyum?” sorusunun yanında daha önce sorulamayan bir soru da yer bulur: “İstediğimi kabul edersem, neyle karşılaşacağımı düşünüyorum?”



Esinlenilen Kaynaklar

Freud, S. (2016). Sanat ve edebiyat (E. Kapkın ve A. Tekşen, Çev.; 2. bs.). Payel Yayınları. 

Freud, S. (2021). Psikopatoloji üzerine (S. Budak, Çev.). Öteki Yayınevi. 


Klinik Psikolog Baran Şeker