İnsan Kendi İsteğinden Korkar mı?
İnsan Kendi İsteğinden Korkar mı?
Bir şeyi
istemekle, gerçekleştiğinde getireceklerini kabul etmek her zaman kolayca bir
araya gelmez. İnsan ayrılmak isteyebilir ama ayrılan kişi olmak istemeyebilir.
Yakınlık arayabilir ama birine ihtiyaç duyduğunu hissetmekten rahatsız
olabilir. Kendi hayatını kurmak isterken, geride bıraktıklarının gözünde nasıl görüneceğini
düşünerek olduğu yerde kalabilir. İsteği vardır; fakat o isteği gerçekleştirmiş
biri olarak kendisini düşünmek huzursuz ediyordur.
Bu yüzden
“Madem istiyorsun, neden yapmıyorsun?” sorusu, ilk bakışta göründüğü kadar
kolay yanıtlanmaz. Yapmak istediğimiz şeyin kendimiz için taşıdığı anlamlar
vardır. Ayrılık, bir ilişkinin bitmesinin yanında birini yüzüstü bırakmak gibi
yaşanabilir. Bağımsızlaşmak, özgürlük kadar yalnızlık da çağrıştırabilir.
Yakınlık ise sevilmenin yanında, bir başkasının elinde incinebilir hâle gelmek
demektir. Bazen istediğimiz şeye yaklaşırken bütün bunlara da yaklaşırız.
Psikanalitik (benim anladığım) düşüncede ruhsal çatışmadan söz ederken böyle bir deneyimi de kastediyoruz.
Kişinin isteği, bağlılıklarıyla, korkularıyla veya kendisi hakkında korumaya
çalıştığı düşüncelerle uyuşmayabilir. Üstelik bu çatışmanın bütün taraflarını
aynı açıklıkta bilmeyiz. Ayrılmak istediğimizi biliriz de ayrılmayı neden bu
kadar zalimce bulduğumuzu anlamayabiliriz. Birine yakın olmak istediğimizden
eminizdir; ama ilgi gördüğümüzde neden sıkışmış hissettiğimizi açıklayamayız.
Yakınlık
meselesinde bu durum özellikle belirginleşebilir. Birinin bizi tanımasını,
merak etmesini, hayatında bize yer açmasını isteriz. İlişki ilerledikçe onun
varlığı önem kazanır; söyledikleri daha çok etkiler, yokluğu daha fazla
hissedilir. Artık kayıtsız kalabildiğimiz biri değildir. Yakınlığı isteyen kişi
için bile bu değişim ürkütücü olabilir. Çünkü birine bağlanmak, onun bize iyi
gelmesine olduğu kadar bizi üzebilmesine de açık olmaktır.
Kişi bu
kırılganlığı taşımakta zorlandığında mesafeyi artırabilir. Karşısındakini daha
fazla eleştirmeye, ilişkinin geleceğinden kuşku duymaya başlayabilir. Bunların
ilişkiyle ilgili haklı nedenleri de olabilir elbette. Fakat her yakınlaşmada
benzer bir uzaklaşma yaşanıyorsa, kişinin bağlanmaya yüklediği anlamı düşünmek
gerekir. Birine ihtiyaç duymak onun gözünde güçsüzlük müdür? Yakın olduğunda
kendi kararlarını veremeyeceğini mi düşünür? Sevilmek için kendinden vazgeçmesi
gerektiğini mi bekler? Böyle bir durumda yakınlık isteği sürerken, yakınlığın
gerçekleşmesi kaçınma isteğini de harekete geçirebilir.
Ayrılmak
isterken kalmakta ise başka bir güçlükle karşılaşırız. İlişkinin kendisine iyi
gelmediğini bilen kişi, karşısındakinin üzüleceğini düşündüğü anda kendi
kararından uzaklaşabilir. Konuşmayı erteler, biraz daha bekler, düzelmesi için
yeniden çabalar. Bazen gerçekten ilişkiye bir şans daha vermek istiyordur.
Bazen de ayrılığın ardından kendisiyle nasıl yaşayacağını bilemiyordur.
Burada
suçluluk, kişinin kendi mutsuzluğundan daha ağır gelebilir. Karşısındaki
insanın hayal kırıklığına uğramasına neden olmak, kendisini kötü biri olarak
hissetmesine yol açabilir. Özellikle sevilebilir olmayı başkalarını üzmemekle
ilişkilendiren biri için, kendi isteğine göre karar vermek kolay değildir.
Kendi hayatına ilişkin bir karar, içeride başkasına karşı işlenmiş bir kusur
gibi yaşanabilir.
Freud’un
kaygı üzerine düşüncelerinde, sevilen kişinin sevgisini kaybetme tehlikesi
önemli bir yer tutar. Kaygının beklenen bir tehlikeye karşı sinyal işlevi
görebileceğini ele alır (Freud, 1926/1959). Bu kuramsal çerçeve, kişinin kendi
isteğine yönelirken duyduğu huzursuzluğu düşünmek için de bir imkân sunar:
İsteğini gerçekleştirmek, onun dünyasında önemli bir bağı veya o bağ içindeki
yerini tehlikeye atıyor olabilir.
Bunun için
karşısındaki kişinin bugün açıkça bir tehditte bulunması gerekmez. İnsan bazen
henüz kimse itiraz etmeden kendisini durdurur. Nasıl karşılanacağını zihninde
çoktan düşünmüş, suçluluğu kararından önce yaşamaya başlamıştır. Sonra da
isteğinden vazgeçtiğinde rahatlar. Bu rahatlık, kolayca doğru kararı verdiğinin
işareti sayılabilir. Oysa kimi zaman yalnızca korkulan karşılaşma
ertelenmiştir.
İstediğimiz
şeyi uzakta tutmanın böyle bir tarafı vardır. Hayalimizde kaldığı sürece onun
uğruna birini üzmemiz, bir alışkanlığı bırakmamız veya bir kayba katlanmamız
gerekmez. Başka bir hayatı düşünebilir, bir gün değişeceğimizi söyleyebiliriz.
Gerçekleşme ihtimali belirdiğinde ise kararın ağırlığı hissedilir. Yeni bir
hayat kurulacaksa, mevcut hayatın bazı parçalarından ayrılmak gerekecektir.
Freud, 1916
tarihli bir yazısında, bazı kişilerde uzun süredir arzulanan bir şeyin
gerçekleşmesiyle ruhsal çatışmanın belirginleşebildiğine dikkat çeker. Bir
istek hayal düzeyinde kabul edilebilirken, gerçekleşmeye yaklaştığında kişinin
kendisinden gelen bir engelle karşılaşabilir (Freud, 1916/1957). Bu gözlem,
insanın istediğine kavuşmasının neden her zaman yalnızca sevinç yaratmadığını
düşünmeye yardımcı olur.
Sözgelimi
yıllarca ailesinden ayrı yaşamak isteyen biri, taşınma olanağı doğduğunda yoğun
bir suçluluk duyabilir. Gitmek hâlâ isteğidir; fakat giden kişi olmak, onun
için ailesini yalnız bırakmak anlamına geliyordur. Bir yanıyla yetişkin
hayatına yönelirken, diğer yanıyla evdeki yerini korumaya çalışır. Karar
vermesini zorlaştıran şey, hangi evi tutacağı kadar, bu ayrılığı kendi içinde
nasıl yaşayacağıdır.
Bu tür
çatışmaları yalnızca “kendini sabote etmek” diye adlandırdığımızda, kişinin
neyle uğraştığını gözden kaçırabiliriz. Dışarıdan gereksiz görünen bir
erteleme, içeride ağır hissedilen bir suçluluğu önlüyor olabilir. İlişkiden
uzaklaşmak, ihtiyaç duymanın yarattığı kaygıyı hafifletebilir. Kişi istediği
şeyden mahrum kalıyordur; ama aynı zamanda onunla birlikte geleceğini düşündüğü
bir sıkıntıdan da korunuyordur. Bu nedenle kendisine kızması, neden durduğunu
anlamasına pek yardımcı olmaz.
Kişiyi hemen karar vermeye yöneltmeden, o
kararın onun için ne anlama geldiği konuşulabilir. Ayrılırsa kendisini nasıl
biri olarak görecektir? Yakınlaşırsa ne olmasından korkmaktadır? Kendi isteğini
gerçekleştirdiğinde kime karşı suçlu hissedecektir? Yanıtlar kişinin yaşantısı
içinde anlam kazanır; aynı davranışın herkeste aynı nedeni yoktur.
Elbette
bazen koşullar elvermez, bazen de insan artık eskiden istediği şeyi
istemiyordur. Her geri çekilişi bilinçdışı bir korkuyla açıklamak mümkün
değildir. Ancak kişi aynı isteğin çevresinde tekrar tekrar dolaşıyor, her
yaklaşmasında geri dönüyorsa, bu hareketin kendisine bakmak yararlı olabilir.
İnsan kendi
isteğinden korkabilir; çünkü onu gerçekleştirmek, kendisi ve ilişkileri
hakkında alıştığı bazı şeyleri değiştirecektir. Bunu fark etmek isteği hemen
gerçekleştirmeyi gerektirmez. Yine de kişinin kararını daha açık verebilmesine
yardımcı olabilir. Ayrılmayı istemek, karşısındakinin acısına kayıtsız olmak
anlamına gelmek zorunda değildir. Birine ihtiyaç duymak da kendi hayatı
üzerindeki bütün söz hakkını ona bırakmak değildir. Kişi bu ayrımları kendi
deneyimi içinde kurabildikçe, isteğini her belirdiğinde susturmak zorunda
kalmadan düşünebilir.
Belki o zaman “Bunu istiyor muyum?” sorusunun yanında daha önce sorulamayan bir soru da yer bulur: “İstediğimi kabul edersem, neyle karşılaşacağımı düşünüyorum?”
Esinlenilen Kaynaklar
Freud, S. (2016). Sanat ve edebiyat (E. Kapkın ve A. Tekşen, Çev.; 2. bs.). Payel Yayınları.
Freud, S. (2021). Psikopatoloji üzerine (S. Budak, Çev.). Öteki Yayınevi.
Klinik
Psikolog Baran Şeker