Neden Bazen Anlaşılmak İstediğimiz Hâlde Kendimizi Anlatamayız?
İnsan anlaşılmak ister.
Bu ihtiyaç çocuklukta da vardır.
Yetişkinlikte de.
Yakın ilişkilerde de.
Arkadaşlıklarda da.
Fakat bazen ilginç bir durum yaşanır.
Kişi anlaşılmak istediğini söyler.
Ancak tam da kendisini anlatabileceği bir an geldiğinde susar.
Konuyu değiştirir.
Şaka yapar.
Geri çekilir.
Ya da yaşadığı şeyi olduğundan daha küçük göstermeye çalışır.
Dışarıdan bakıldığında bu çelişkili görünür.
Madem anlaşılmak istiyorsun, neden anlatmıyorsun?
Oysa insan her zaman anlaşılmaktan korkmaz.
Bazen anlaşılmaktan da korkar.
Çünkü gerçekten görülmek rahatlatıcı olduğu kadar kaygı verici de olabilir.
Birine kendimizi anlattığımızda yalnızca hikâyemizi paylaşmayız.
Kırılganlığımızı da paylaşırız.
İhtiyaçlarımızı da.
Eksiklerimizi de.
Ve bütün bunlar görünür hâle geldiğinde kişinin zihninde başka sorular ortaya çıkabilir.
"Ya anlarsam dediğim şey anlaşılmazsa?"
"Ya küçümsenirse?"
"Ya önemsenmezse?"
"Ya düşündüğüm kadar değerli değilsem?"
Bu nedenle bazı insanlar anlaşılmak isterken aynı zamanda görünmez kalmaya çalışırlar.
Yaklaşmak isterken uzaklaşırlar.
Konuşmak isterken susarlar.
Psikanalitik düşünce içerisinde insanın temel çatışmalarından biri yakınlık ve korunma ihtiyacı arasındaki dengedir.
Çünkü insan ilişkiler olmadan yaşayamaz.
Ama ilişkiler içerisinde incinme ihtimali de vardır.
Bu nedenle bazen sessizlik yalnızca anlatacak bir şey olmamasından değil, anlatmanın yaratacağı duygulardan kaynaklanır.
Belki de önemli soru şudur:
Gerçekten anlatacak kelime bulamıyor musunuz, yoksa anlaşılamama ihtimalinden mi korkuyorsunuz?
— Klinik Psikolog Baran Şeker
Kaynakça
Winnicott, D. W. (1965). The Maturational Processes and the Facilitating Environment.
Bollas, C. (1987). The Shadow of the Object.
McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic Diagnosis.