Neden Sürekli Kendimizi Açıklama İhtiyacı Hissederiz?
Bazı insanlar için anlaşılmamak, sıradan bir iletişim sorunu değildir. Söyledikleri bir cümlenin yanlış yorumlanabileceğini düşündüklerinde hemen ayrıntı vermeye, niyetlerini açıklamaya ya da karşılarındaki kişiyi ikna etmeye çalışırlar. Bazen henüz kimse bir şey sormamışken bile kendilerini savunmaya başlarlar: “Aslında onu demek istemedim”, “Yanlış anlama ama…” ya da “Bunu neden yaptığımı anlatayım.”
Dışarıdan bakıldığında bu tutum açıklık ya da iletişim kurma isteği gibi görünebilir. Fakat kendini açıklama ihtiyacı yoğunlaştığında, kişi yalnızca düşüncesini aktarmaya çalışmıyor olabilir. Aynı zamanda yanlış anlaşılmanın, eleştirilmenin ya da karşısındaki kişinin gözünde kötü bir yere yerleşmenin yarattığı kaygıyı da yönetmeye çalışıyor olabilir.
Yanlış anlaşılmak neden bu kadar rahatsız edicidir?
Her insan zaman zaman kendisini açıklamak ister. Buradaki mesele açıklama yapmak değil, açıklamadan duramamaktır. Kişi, karşısındaki insanın kendisi hakkında olumsuz bir düşünceye sahip olabileceği ihtimalini taşımakta zorlanabilir. Bu nedenle yalnızca ne söylediğini değil, nasıl algılandığını da kontrol etmeye çalışır.
Psikodinamik açıdan bu ihtiyaç, kişinin kendisini başkasının zihninde güvende tutma çabasıyla ilişkili olabilir. Yanlış anlaşılmak, yalnızca bir iletişim kazası olarak değil; ilişkinin bozulacağına, sevginin geri çekileceğine ya da kişinin suçlu bulunacağına dair daha eski bir korkuyu harekete geçirebilir.
Böyle bir durumda açıklama, bilgi vermenin ötesinde bir işleve sahip olur. Kişi karşısındakine aslında şunu söylemeye çalışıyor olabilir:
“Ben kötü biri değilim.”
“Seni kırmak istemedim.”
“Beni terk etmen ya da benden uzaklaşman gerekmiyor.”
Kendini sürekli savunmak nereden gelir?
Çocukluk döneminde davranışlarının sık sık yanlış yorumlandığını hisseden biri, yetişkinlikte niyetinin kendiliğinden anlaşılacağına güvenmekte zorlanabilir. Örneğin üzüntüsü “şımarıklık”, öfkesi “saygısızlık”, yalnız kalma isteği “nankörlük” ya da yaptığı bir hata “kötü niyet” olarak değerlendirilmiş olabilir.
Bu deneyimler tekrarlandığında çocuk, yalnızca ne hissettiğini anlatmayı değil, hissettiği şeyin meşru olduğunu kanıtlamayı da öğrenir. Kendi yaşantısı, tek başına yeterli bir gerçeklik gibi hissedilmez. Duygularının kabul edilebilmesi için mantıklı, ölçülü ve karşı tarafı rahatsız etmeyecek biçimde açıklanması gerekir.
Yetişkinlikte benzer bir örüntü devam edebilir. Kişi ne hissettiğini söylemeden önce uzun bir gerekçe sunar. Hayır dediğinde neden hayır dediğini açıklamak, sınır koyduğunda bu sınırın haklılığını kanıtlamak ister. Karşısındaki kişinin memnuniyetsizliği, aldığı kararın yanlış olduğuna dair bir kanıt gibi yaşanabilir.
Başkasının zihnini kontrol etme çabası
Kendini sürekli açıklama ihtiyacında, başkasının zihninde nasıl temsil edildiğini kontrol etme arzusu da bulunabilir. Kişi, kendisi hakkında yanlış ya da eksik bir düşüncenin karşısındaki insanın zihninde kalmasına tahammül edemez. Bu nedenle konuşma bittikten sonra bile söylediklerini tekrar tekrar düşünür:
“Acaba yanlış mı anladı?”
“Beni bencil mi sandı?”
“Bir mesaj daha atıp açıklasam mı?”
Burada kaygı yalnızca kişinin ne yaptığıyla ilgili değildir. Karşısındaki insanın zihninde nasıl bir kişi olarak kaldığıyla ilgilidir. Başkasının kendisi hakkında bağımsız, kontrol edilemeyen ve zaman zaman olumsuz bir düşünceye sahip olabileceğini kabul etmek zorlaşır.
Oysa ilişkilerde bütünüyle kontrol edilemeyen bir alan her zaman vardır. İnsan kendisini ne kadar iyi anlatırsa anlatsın, karşısındaki kişi onu kendi geçmişi, beklentileri ve duyguları içinden algılar. Sürekli açıklama yapmak bu belirsizliği ortadan kaldırmaz; çoğu zaman kişiyi daha fazla açıklama yapmaya bağımlı hâle getirir.
Açıklama ihtiyacının altında suçluluk olabilir mi?
Bazı kişiler henüz bir hata yapmadan kendilerini suçlu hisseder. Birini hayal kırıklığına uğratmak, farklı düşünmek ya da kendi ihtiyacını öne almak bile suçluluk yaratabilir. Böyle bir iç dünyada açıklama, kişinin kendisini olası bir suçlamaya karşı önceden savunma biçimine dönüşebilir.
Özellikle sert bir iç eleştiriye sahip olan kişiler, başkalarının tepkilerini kendi içlerindeki eleştirel ses üzerinden yorumlayabilir. Karşıdaki kişi yalnızca sessiz kalmış olsa bile, bu sessizlik “Yanlış yaptın” şeklinde algılanabilir. Kişi daha sonra bu varsayımsal suçlamaya cevap vermek için uzun açıklamalara girişir.
Bu nedenle sorun her zaman karşıdaki insanların kişiyi yanlış anlaması değildir. Bazen kişi, kendi içinde zaten suçlanmayı beklemektedir.
Her şeyi açıklamak yakınlık yaratır mı?
Kendini ayrıntılı biçimde anlatmak, ilk bakışta yakınlık kurmanın bir yolu gibi görünebilir. Fakat açıklama bir zorunluluğa dönüştüğünde gerçek yakınlığı güçleştirmek yerine zayıflatabilir. Çünkü kişi o sırada karşısındakiyle temas etmekten çok, onun zihnindeki kendi görüntüsünü düzeltmeye çalışır.
Yakınlık, her zaman bütünüyle anlaşılmayı gerektirmez. Zaman zaman yanlış anlaşılmaya, farklı yorumlanmaya ve karşıdaki kişinin hayal kırıklığı yaşamasına rağmen ilişkinin devam edebileceğine güvenebilmeyi de gerektirir.
Kişinin kendisini açıklamadan bırakabilmesi, başkasını önemsemediği anlamına gelmez. Bazen bu, kendi niyetine ve duygusuna daha fazla güvenebildiği anlamına gelir.
Kendini açıklamak ile kendini kanıtlamak arasındaki fark
Sağlıklı bir açıklama, iletişimi kolaylaştırmak amacıyla yapılır. Kişi düşüncesini paylaşır ve karşısındakinin bunu kabul edip etmemesini belirli ölçüde taşıyabilir. Kendini kanıtlama çabasında ise konuşma, karşı taraf ikna olana kadar devam eder. Çünkü anlaşılmamak yalnızca fikir ayrılığı değil, kişinin kendisine yönelik bir tehdit gibi yaşanır.
Bu ayrımı fark etmek için şu sorular üzerinde düşünülebilir:
Açıklama yapmadığımda ne olacağından korkuyorum?
Karşımdaki insanın beni yanlış anlaması, benim için ne anlama geliyor?
Bir sınır koyduğumda neden bu sınırın haklılığını kanıtlamak zorunda hissediyorum?
Karşımdaki kişi ikna olmazsa kendi düşünceme güvenmeye devam edebilir miyim?
Bu sorulara verilen cevaplar, kişinin yalnızca iletişim biçimini değil, ilişkiler içinde kendisine nasıl bir yer verdiğini de gösterebilir.
Psikodinamik yaklaşım bu ihtiyacı nasıl ele alır?
Psikodinamik yaklaşım, “Kendini bu kadar açıklama” demekle yetinmez. Bu ihtiyacın kişinin yaşamında ne işe yaradığını anlamaya çalışır. Açıklamak hangi kaygıyı azaltıyor? Kişi kimin karşısında kendisini sürekli savunuyormuş gibi hissediyor? Bugünkü ilişkilerde yaşanan bir anlaşmazlık, geçmişteki hangi tanıdık duyguyu canlandırıyor?
Psikolojik destek sürecinde amaç kişinin daha az konuşmasını sağlamak değildir. Kendi duygusuna, niyetine ve sınırlarına güvenebilmesini; başkasının zihnini bütünüyle kontrol etmek zorunda kalmadan ilişkide kalabilmesini desteklemektir.
Çünkü insanın her zaman doğru anlaşılması mümkün değildir. Fakat yanlış anlaşılma ihtimaline rağmen kendisi olarak kalabilmesi mümkündür.
Klinik Psikolog Baran ŞEKER
Kaynakça
Fonagy, P., Gergely, G., Jurist, E. L. ve Target, M. (2002). Affect Regulation, Mentalization, and the Development of the Self. Other Press.
McWilliams, N. (2011). Psychoanalytic Diagnosis: Understanding Personality Structure in the Clinical Process (2. baskı). Guilford Press.
Winnicott, D. W. (1960). Ego distortion in terms of true and false self. İçinde The Maturational Processes and the Facilitating Environment. Hogarth Press.